

Atatürk Genci Deniz
Mustafa Kemal’in resimleri insanların evlerini süslemeye başladığında, daha Kurtuluş Savaşımız başlamamıştı. Ama Çanakkale Kahramanı bu genç subay, milletin gözünde bir umut olmuştu...
Kurtuluş Savaşı başladığında da Mustafa Kemal’in tek bir güvencesi vardı; rütbesi, görevi değil, vatanı için gösterdiği bu kahramanlık.
Aynı kahramanlık Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra Mustafa Kemal resimleri artık ülke sınırlarını aşmıştı çünkü O artık Çanakkale Kahramanı değil, Doğu’nun kahramanıydı...
1923 sonrası Asya şafağını Mustafa Kemal resmi aydınlatıyordu.
1950’ler geçerken bu resim Ortadoğu’ya Kuzey Afrika’ya yayıldı.
Artık her Ulusal Kurtuluşçunun cebindeydi resmi...
Mustafa Kemal’i tüm Doğu’da bu kadar benimseten kahramanlık, O’nun emperyalizme karşı savaşçılığıydı. Çanakkale bunun göstergesiydi, koskoca İngiliz Donanması ilk defa burada yeniliyordu ve Kurtuluş Savaşı’nda bu defa İngilizi, Fransızı, İtalyanı ile yedi düvel boyun eğiyordu bu adama.
Emperyalizme kafa tutan değil aynı zamanda emperyalizmi yenen adamdı Mustafa Kemal.
Bu nedenle de emperyalizme başkaldıran her ulus, her devrimci için en büyük moral kaynağı O’nun resmiydi.
Dünya halkları emperyalizme başkaldırırken O’nun ülkesinde farklı bir dönüşüm yaşanıyordu ama. Kurduğu tam bağımsız devlet, ölümünün hemen ardından emperyalizmin güdümüne giriyordu, Çanakkale’yi emperyalist donanmalar geçememişti ama Amerikan zırhlısı Missouri Dolmabahçe’ye demirlerken ülkeyi yönetenler bunu bir bayram günü sayıyordu.
O’nun resmi devlet dairelerini süslüyordu. O resmin önünde egemenler ülkeyi pazarlıyor ve yaptıklarından utanmıyorlardı.
Atatürk bir devlet adamına böyle böyle dönüştürülürken bir şeyler değişti birden.
Tarihler 27 Haziran 2008’i saat sabah 8.20’yi gösterirken İstanbul Üniversitesi’nde ilk işgal sona eriyordu. İşgali sona erdiren öğrenciler rektörlük binasını rektöre teslim ederken rektör Prof. Dr. Şerif Egeli’ye de makam odasını teslim ettiler.
Odada ufak bir değişiklik vardı, rektörün masasının arkasına bir Atatürk portresi asılmıştı ve üzerine de bir not düşülmüştü:
“Üniversite Boykot Savunma Komitesinin Rektörlüğe hediyesidir.”
Herhalde 68 kuşağının ne istediğini, ne için yola çıktığını bundan güzel anlatacak bir olay yoktu: 68, duvardan indirilen Mustafa Kemal resmini asma eylemiydi.
Aynı rektör bundan 15 gün önce işgal başlarken karşısında Devrimci Gençleri bulur, başlarında Deniz Gezmiş vardır. Deniz, işgalci öğrenciler adına talepleri sıralar ve üniversitede devrim istediklerini belirtir.
İstekleri dinleyen rektörle Deniz arasında şu tartışma geçer:
Deniz: Biz pazarlığa gelmedik.
Rektör: Yanlış bilgiye dayanıyorsunuz. Halledilmesi mümkün olanların halledilmediği bir karar alınmış mıdır ki bu şekilde konuşuyorsunuz?
Deniz: Zor mu kullanılması gerek?
Rektör: Kullandınız işte.
Deniz: Biz Atatürk genciyiz.
Rektör: Atatürk genci önce benim. Ben, Atatürk’ün ağzından Gençliğe Hitabesini dinledim. Burada hesaplaşma olmaz. Bu kalabalıkla mesele çözümlenemez.
Deniz: Sabreden derviş açlığından ölmüş
Rektör: Doğrusu sabreden derviş muradına ermiş.
Deniz: Üniversitede devrim istiyoruz. Üniversitede söz sahibi olmak istiyoruz. Hükümetlerin dümen suyuna gidilmemesini istiyoruz.
Rektör: Benim geldiğim yol belli, gittiğim yol belli.
Deniz: Belli belli, Mason Locasından geçiyor. İstifa et!
Bu diyalog hem Türkiye’deki karşı devrimi hem de gençliğin nasıl bir devrim istediğini anlatmaktadır. Atatürk’ü bir halk kahramanından, antiemperyalist devrimciden soyutlayıp onu devlet adamına dönüştüren Mason Atatürkçülüğüne karşı devrimci Atatürkçülük.
İşte Deniz, böylesi bir dönemin ve böylesi bir mücadelenin lideri olarak ortaya çıktı: İlk eylemi de rektörün duvarına Atatürk resmi asmaktı!
Altı Ok ve Deniz
Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak 28 Şubat 1947 günü dünyaya gelmişti.
Yıllar sonra babası Deniz’e aile seceresini şöyle açıklayacaktır:
“Anne tarafından deden, Balkan Savaşı’na askeri lise öğrencisi olarak katılmış, Kurtuluş Savaşı’nda yaralanmış ve İstiklal Madalyası almış şerefli bir subaydır. Baba tarafından deden, şimdi seni Ermenilikle itham eden zibidilerin var olması için Sarıkamış Muharebesi’nde Moskof ordularına karşı savaşırken esir düşmüş ve üç yıl Sibirya ormanlarında işkence çekmiştir. Sen bilir misin, Gezmişoğulları Birinci Dünya Savaşı’nda onaltı şehit vermiş bir ailedir. Babanın üç dayısı Erzurum’un Ermenilerden geri alınmasında şehit edilmişti...”
Ailesi koyu CHP’liydi. Bu ortamda yetişirken mahallede çocukların liderliğini üstlenir. Demokrat Partili ailelerin çocuklarıyla dövüşürler.
İlkokulu bitirirken mezuniyet resmi çekilmektedir, önde çömelen Deniz 6 Ok işareti yapar fotoğraf makinesine...
Ve hayatı hep bu Altı Ok yönünde ilerler.
Deniz’in tek bir eylemi vardır: Her dönem Amerikan emperyalizmine karşı çıkmak. Ve elbette emperyalizmin ülke içindeki işbirlikçileriyle mücadele etmek.
Yani Mustafa Kemal yolunun takipçisidir.
İşgal olayından sonra önce okuldan atılır sonrasında hapse.
Deniz için İstanbul Üniversitesi öğrencileri bir gösteri düzenlerler ve orada Deniz’in hapishaneden gönderdiği mektup okunur:
“Kardeşlerim, sizinle sokaklarda, meydanlarda, fabrikalarda Amerikan emperyalizmine karşı omuz omuza dövüştük. Sizinle, üniversiteyi emperyalizmin kalesi yapmak isteyen uşaklar sürüsüne karşı mücadele ettik. Şimdi bu düşmanlarımız görünüşe bakıp kendilerini güçlü zannetmektedirler. Oysa asıl güçlü olan devrimcilerdir. Çünkü tarih çarkı devrimcilerden yana dönmektedir. Yaşasın tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye!”
Oğlunun devrimci mücadelenin en ön safında olması babasını elbette etkiler. Babası konuşmalarını şöyle anlatır:
“Oğlum, bozuk düzen deyip duruyorsun, şu okulunu bitir, yoksa sana kimse ekmek vermez. Diplomanı al, sonra ne istersen yap derdim ona. Bana yanıtı şu olurdu. Baba derdi, kendisini topluma kabul ettirecek insanlar için diplomaya gerek yok. Benim zaten üniversiteden alacağım birşey yok, onun bize vereceği bir şey yok, bugün öğrenci üniversiteyi çoktan aştı.”
Deniz, fiilen okulda değildir ya gözaltında ya hapiste ya da kaçaktır artık.
Ama her antiemperyalist gösteride ortaya çıkar.
1967 yılı sonunda Kıbrıs’a destek gösterisinde Beyazıt’ta başlayan yürüyüşte vardır. Kortej Karaköy’den geçerken bir Amerikan motorunda asılı bayrağı görür ve hemen onu alır. Sonra Taksim meydanında bu Amerikan bayrağı yakılır.
1968 20 Mayısında Adalet Partisi gençlik kolları İstanbul Üniversitesi’nde Atatürk anıtına çelek koyar. Deniz çelengi yakar, gerekçeleri şöyledir:
“Atatürk ilkelerinden sapmış ve sömürgecilerin Türkiye’de temsilciliğini yapan bir iktidar partisinin çelengi Atatürk Anıtı önüne konulamaz.”
1968 Temmuzunda Amerikan 6. Filosu Dolmabahçe’ye gelir ve orada Deniz ve arkadaşları tarafından Amerikan askerleri denize dökülür.
Bu gösteriye karşı çıkan tek grup Perinçek grubudur. Hatta Gümüşsuyu’nda Devrimci Gençler’in önüne barikat kurarlar, Devrimci gençler Dolmabahçe’ye inemesin diye.
Deniz kitleye şöyle seslenir:
“Arkadaşlar biz buraya nutuk dinlemeye gelmedik. Dolmabahçe’ye inmeye geldik. Orada, kadınımıza kızımıza saldıranlara dersini vermeye geldik. Kimse bizi boş laflarla yolumuzdan alıkoyamaz. Hedefimiz Dolmabahçedir. Yürüyelim arkadaşlar.”
Yine aynı günlerde “Barış için Amerikan emperyalizmine karşı savaş” gösterisi düzenlenir. Gösterinin ardından Turan Emeksiz anıtı önünde saygı duruşu ve İstiklal Marşı okunur.
Vedat Demircioğlu öldürüldüğünde evde yığılır kalır. Üzgündür çok, ama kalkar ve okula gider. Beyazıt kapısında şu konuşmayı yapar:
“Vedat, devrim için öldü. Ölenler ölür, ölenler güneşe gömülür. Ölenlerin yasını tutacak vaktimiz yok arkadaşlar. Bugün savaş günüdür.”
Cağaloğlu savaş alanına döner. Adalet Partisi’nin polisleri Devrimci Gençlere saldırırken Devrimci Gençler bir taraftan dövüşmekte diğer taraftan “Ordu gençlik elele” sloganını atmaktadır.
10 Kasım 1968’de ise Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenlenir. Deniz en başta Türk bayrağıyla yürümektedir. Yürüyüşçülerin açıklaması şöyledir:
“1919’da başlayan Mustafa Kemal Devrimi kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından amacından saptırılmış, Cumhuriyet’in bütün kurumları yozlaşmıştır. Bugün Türkiyemiz dünyanın ilk antiemperyalist ve antikapitalist devrimi gerçekleştiren Mustafa Kemal’e rağmen yabancıların desteklediği karşı devrimcilerin etki alanına girmiştir. Biz Mustafa Kemal gençliği olarak, saptırılan devrimi rayına oturtmaya kararlıyız.”
Amerikan elçisi Vietnam Kasabı Commer Türkiye’ye geldiğinde uçağını taşlayanların başında yine Deniz vardır havaalanında.
Tutuklanır ve hakim sorar “Son sözünüz var mı?” diye.
Deniz cevap verir: “Son sözümüz kahrolsun Amerika’dır.”
3 yıl sonra idama giderken de son sözü aynı olacaktır:
“Kahrolsun emperyalizm...”
Atatürk ve Deniz
Deniz idam edildiğinde 6 Mayıs 1972’ydi.
O gün tüm Türkiye gözyaşı döktü evlerinde, üzüntülerini gizleyerek.
O günden sonra analar babalar Deniz koydular çocuklarının adını.
Ve sonra Deniz’in resmi asılmaya başlandı Atatürk resimlerinin yanına...
Evet gerçek bu, bir halkın gerçeği...
Türk halkı Atatürk’ten sonra evine ikinci bir devrimcinin resmini asmaya karar vermiştir ve bu da Deniz olmuştur.
Kimileri TÜRKSOLU’na “Neden Atatürk’ün yanına Deniz’i koyuyorsunuz” diye soruyorlar, biz değil Türk halkı onları yan yana koydu.
Nedeni de çok basit: Atatürk’ten sonra bu ülkede emperyalizme karşı çıkan ilk devrimci o oldu.
Düşünün hele yukarıda sayılan eylemlerini Deniz’in, bir tane sağcı var mı Deniz’in yaptıklarının yüzde birini yapan?
Atatürk’ün yanına o nedenle Deniz yakışıyor işte.
Deniz’i koymasak Atatürk’ün yanına Atatürk oğulsuz kalır, Atatürk’ü koymasak Deniz’in yanına Deniz babasız kalır...
Ve devrimciler devrimcilerle yan yana koyulur...
Gökçe Fırat, TÜRKSOLU, sayı: 185
--------------------------------------------------------------------------------
Olayıdım Deme Ol...
Zulüm ejderha olsa da
Telli duvaklı yurdunda
Bir oğul büyütmelisin
Kavgada yiğit olmalı
Gün gelip yol kenarında
Kızıl gül açmış alnında
Bulursan yıkılmayasın
Göz yaşında hınç olmalı
Düşen birdir bilmelisin
Bin oğlun var sevmelisin
Yarın bizim yılmayasın
Yüreğinde güç olmalı
Adnan Yücel
Deniz, Gemerek’te yakalandığında 16 Mart 1971’di.
Haber gazetelere yıldırım baskı ile girdi, sabah tüm Türkiye yüreğinde bir sızıyla uyandı.
O an Deniz’i düşündü tüm Türkiye, O’nu kurtarmayı...
Hele mahkeme safhası başlayıp da bu işin sonunun idama gittiği belli olduğunda...
“Olayıdım olayıdım oyy
Okur yazar olayıdım oyy
Deniz mahkemeye düşmüş
Avukatı ben olaydım...”
Şarkışla türküsünü Deniz için yakan yaşı yetmişe ermiş bir Türk anasıydı...
Önce anaların aklına düşmüştü Deniz’i kurtarmak, çünkü o tüm anaların oğluydu, umuduydu...
...
Devrimci dayanışmanın gösterilmesi gereken günlerdi.
İlk yola koyulan Sinan oldu.
Aslında Deniz, Yusuf ve Hüseyin, Sinan buluşmaya gidiyorlardı Şarkışla’da yakalandıklarında.
Sinan, buluşmanın olmadığını gazetelerden öğrenecekti.
Lideri artık hapisti, ama yapılması gereken bir görev vardı, Türkiye’yi kurtarmak ama Türkiye’yi kurtarmak için de Deniz’i kurtarmak...
Gerilla hareketini başlatacakları Nurhak dağlarına yürüyüşüne devam etti yanındaki arkadaşlarıyla. Akçadağ’da bir muhtar Sinan’a onları Suriye’ye kaçırmayı önerdi.
Sinan’ın cevabı netti:
“Arkadaşlarımız ölümü ele kolu bağlı beklerken, biz elimiz kolumuz açık, kurtulmaya çalıştığımızı mı sanıyorsun!”
Dağa çıktıklarında asker tarafından kuşatıldılar.
Tarih 31 Mayıs 1971’di. Gün ağarırken askerler ateşe başladı.
Sinan askerlere sesleniyordu:
“Biz kardeşiz, halk çocuklarıyız bizler. Size kurşun sıkmayız. Ateş etmeyin...”
Ama nafileydi ateş devam etti.
Sinan’ın elinde çok iyi bir makineli tüfek vardı. Ve Sinan çok usta nişancıydı. İstese askerleri öldürebilirdi ama ya havaya ya yere ateş ediyordu Türk askerini, kardeşini vurmamak için.
Bir süre sonra yaralandı.
Yanıbaşında Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan düşmüştü Sinan’ın.
Sonra geldiler ve yaralı Sinan’ı orada öldürdüler.
İlk kurtarıcı kol böylece yokedilmişti.
...
Sonra analar türkü yaktılar Sinan’lara:
Dört bir yana haber salsam
Öldü desem inanır mı
Dağlar bana geri verin
Kadirimi Sinanımı
...
Sonra acı haber Deniz’e ulaştı.
Sorgusunda şöyle diyecekti Deniz:
“Biz Amerikalılara acımış, serbest bırakmıştık. Sinan da aramızdaydı, sonradan dağıldık. Sinan Cemgil Nurhak dağlarında yaralandı. Silah kullanamaz haldeyken kasti olarak öldürüldü. Biz Şarkışla’da teşhis edildik, ancak burada isteseydik bizi teşhis edenleri silah kullanamaz hale getirirdik, fakat bunu asla yapmadık.”
Nitekim savunmasına kendi rızası dışında yapılan bazı eklemelere de mahkemede şiddetle karşı çıkmış ve şöyle bağırmıştı:
“Ben silahımı halka, orduya karşı kullanmadım. Ancak vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve halka orduya karşı kullanırım şeklinde bir beyanda bulunmadım. Silahımızı vatan hainlerine çeviririz bunların kim olduğunu da başlangıçta arzettim.”
...
30 Kasım 1971 sabahı ise yine gazeteler bomba bir haberle çıkıyordu: Mahir Çayan hapishaneden kaçtı.
Sinan’ların öldürülmesinden sonra İstanbul’da Maltepe Askeri Cezaevi’nde planlar yapılmaya başlanmıştı. Bir tünel kazılacak, dışarı çıkılacak ve Deniz’ler kurtarılacaktı.
Deniz’in arkadaşları, yani THKO’lular, Ankara’da Mamak’taydı. Maltepe’de İstanbul’da ise THKP-C’liler bulunuyordu.
Ama gün kendi örgütünü savunma, kendi fraksiyonunun geleceğini düşünme günü değildi.
Gün devrimciliğin sembolü Deniz’i kurtarma günüydü. Çünkü idamlar yaklaşıyordu.
30 Kasım’da Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna cezaevinden kaçan gruptaydı.
Birkaç gün sonra Ziya ve Ulaş İstanbul’da bir evde çevrildiler.
Ve öldürüldüler.
Ulaş’ların öldürülme haberi hem Deniz’lere hem Mahir’lere ulaştı.
Ve yine analar türkü yaktılar Ulaş’a:
“Hele ulaşa ulaşa
Ulaş benzedi güneşe
Ulaş gardaş can veriyor
Yüreğim düştü ateşe”
...
Mahir’ler yola devam etti.
İdamlar Parlamento’da onaylandıktan sonra az vakitleri kalmıştı. Ünye’de Amerikan Radar Üssü’nü bastılar. Burada görevli biri Kanadalı ikisi İngiliz üç askeri kaçırdılar. Kızıldere’ye geçtiler ve bir bildiri yayınladılar:
“İdamı istenen üç devrimciyi serbest bırakın biz de bu üç yabancı askeri.”
Ama hükümet pazarlığa yanaşmadı.
Kızıldere, MİT, polis ve asker tarafından kuşatıldı.
Ev sarıldı... Ve ateş başladı.
Saatlerce direndi Mahir’ler, son kurşunlarına kadar.
Herbiri evin başka bir yerinde, siperde öldürüldü...
Sonra analar yine ağıtlar yaktı ölen çucuklarına:
Oy dere Kızıldere
Böyle Akışın nere
Bizde hal mı bıraktın
Sana can vere vere
...
Mahir’lerin ölümü bir kabus gibi çökmüştü hapishaneye.
Kızıldere sonrası ilk görüş günüydü, anası ve babası gelmişti Deniz’in.
Deniz dalgın, üzgün ama dimdikti yine...
Döndü annesine:
“Ana ana, sanki sürek avına çıkmışlar, ne canlar düştü bak, ne yiğit canlar, duydun mu, gördün mü onları...”
Sonra babasına döndü:
“Ölenlerimize yakışan biçimde olmalıyız”
...
Artık önlenemez idam yaklaşıyordu.
Hüseyin İnan’ın babası hapishanede oğlunu ziyarete gelmişti.
Hiç anlaşamamışlardı babasıyla; babası tüccardı.
Lise yıllarına geldiğinde babası artık büyüdüğünü, dükkana sahip çıkması gerektiğini söylemişti, ama daha lise çağında Hüseyin yolunu belirlemişti:
“Ben bu düzenin adamı olamam, beşe aldığınızı ona satıyorsunuz, bu bana uygun değil.”
Babası hayat pahalılığından yakınmıştı o görüş gününde, oğluna getirdiği çamaşırları fahiş fiyata almak zorunda kalmıştı cezaevi yakınından.
Hüseyin o zaman döndü babasına:
“Şimdi anladın mı çucukluktan beri senin dükkânına neden gelmediğimi; bizim mücadelemiz bunlarla işte, sen de aynı işi yapıyorsun, fakir fukarayı sömürüyorsunuz.”
Hep böyleydi bu çocuk ama...
Hele üniversiteyi kazanıp Ankara’ya yerleştikten sonra anası babası görmez olmuştu oğullarını.
Bir keresinde babası şöyle demişti:
“Oğlum bayramlar kurbanlar geçiyor, anan, ablanlar seni özlüyor. Neden gelmiyorsun hiç eve?”
Hüseyin şöyle cevap vermişti babasına:
“Eve gelemem, çünkü kendimi adadığım bir dava var, ileride en ağır cezanın verileceğini biliyorum, gelmememin sebebi budur. Beni şimdiden unutmaya çalışın, kendinizi hazırlamış olursunuz.”
...
İdama üç gün kala bütün akrabalara diye yazıyordu mektubunu Yusuf:
“Ben, halkımın kurtuluşu, Türkiye’nin bağımsızlığı için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler, ellerindeki bütün imkanlarla, bizi dışardan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışarıdan emir alan, bölücü anarşist diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi kopartmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, NATO’yu, Amerika’yı savunmak, 6. Filo’yu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, Amerika’ya ve ve emperyalizme hizmet etmektir.
Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar vatansever oldular.”
Sonra babasına yazdı mektubunu:
“Sevgili babacığım...
“Elbette ki yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğulun, bir günde öldürülmesi kolay göğüslenilecek bir olay değildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum.”
“Babacığım cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her biri oğlun sayılır.”
...
Hüseyin mahkemede son sözünü şöyle söylemişti:
“Elli yılın bütün hesabını yirmi gençten soruyorlar.
“Tarih asıl suçluları affetmeyecektir.!
“Mahkemenin sonucu ne olursa olsun dediklerimiz gerçekleşecektir!
“...Ta ki vatanı Amerika’ya satanların ve gericilerin sonu gelene dek, bu kavga biz olmasak da devam edecektir!
Yurtsever analar varoldukça devam edecektir!
Kısaca: Anaların rahmine el atamayacaklarına göre, mutlaka devam edecek ve başarılacaktır.!”
...
6 Mayıs 72’den bugüne Deniz’lerin hikayesi hep dilden dile dolaştı, efsaneleşti, halk kahraman evlatlarını bağrına bastı.
Anaların rahmi hep yeni devrimci evlatlar getirdi dünyaya.
Tam 33 yıl sonra Devrimci Gençlik yeniden kalktı ayağa ve TÜRKSOLU’nu çıkartmaya başladı.
Yeni Deniz’ler çıktı yola.
Gencecik delikanlılar, gençkızlar...
Herbiri anasının kuzusu ama önce vatanının evladı gençler.
Deniz’leri iyi anlayan, anladığını hayata geçiren gençler.
Ne diyordu Deniz mahkemede:
“Profesyonel devrimci olmak bir suç unsuru olarak ileri sürülmektedir. Bu da bir cehalet örneğidir. Profesyonel devrimci bugünün Türkiyesinde kendini hayatı boyunca Türkiye’nin bağımsızlığına adayan kimsedir. Birinci suçumuz iddia makamına göre hayatımızı boşu boşuna Türkiye’nin bağımsızlığına adamış olmamızdır.”
O halde gencin görevi profesyonel devrimci olmaktı, tıpkı Mustafa Kemal gibi, tıpkı Deniz Gezmiş ve kuşağı gibi...
Hatalar mı, elbet tekrarlanmayacak, ama devrimci geçmiş hatalar yüzünden asla karalanmayacak.
Çünkü karşı çıkılan hatalar değil devrimci olma iradesidir, devrimci yaşama felsefesidir aslında.
Deniz, bu tür sözde devrimcileri daha lisede tanımıştı. Hep evde toplanıp, kendi aralarında konuşuyor, çekirdek yiyor ama hiç bir şey yapmıyorlardı.
“Çekirdek yiyerek devrimcilik yapılmaz” diyordu Deniz.
Sonra Che’nin sözünü öğrendi; “Devrimcinin görevi devrim yapmaktır.”
Mahir, son sözü söyledi: “Devrim için savaşmayana sosyalist denmez.”
Deniz, hikayelerinin ne kadar hüzünlü olacağını elbette biliyordu. Bu hüzün, bir dirence dönüşmeliydi.
Bugün Deniz’in hikayesini dinleyip, milyonlarca ağlayanına ne derdi acaba!
Tek bir şey:
“Çekirdek devrimcileri sizi, o timsah gözyaşlarınısı benim için dökmeyin!”
Yıllardır Deniz için ağlaşıp, kendini rahatlatıp, Deniz için ağlamanın devrimci bir görev olduğunu sanan bu budalalara, ne öfkelenirdi...
Hem Deniz’ler için ağla, hem de onların davası için rahatını bozma.
Bu kavgaya ne bir oğul ver, ne bir eş.
Varsa yoksa bahanelerin.
Ne sinirlenirde bunlara Deniz...
Ve bir şey daha derdi:
“Bize sahip çıkamadınız bari bizden sonra geleceklere kıymayın.
Bari onları yalnız bırakmayın...”
Ve kendisine o türküyü yakan anaya dönerdi:
“Olayıdım deme ana, ol.
Okuryazar olmaya gerek yok, devrimci ol...”
Gökçe Fırat, TÜRKSOLU sayı: 186

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder